Oops! It appears that you have disabled your Javascript. In order for you to see this page as it is meant to appear, we ask that you please re-enable your Javascript!
Yeni ProgramlarımızYeni Konferanslarımız

Beyazperdede İtalya

(Bu makale Food&Travel Dergisinde yayınlanmıştır.)

İtalya başlı başına bir maceradır. Bu yüzden de filmlere sık konu olur. Muhteşem katedralleri, âşıkları buluşturan köprüleri, çeşmeleri, espresso’sunun dumanı, sokaklarda tıkırdayan Vespa’ları, tarlalara ahenkle yerleşmiş saman balyaları, akıp giden tren rayları, Isabella’ları, Marcello’ları beyazperdeden süzülüp kalplerimize dokunur. Roma’dan Floransa’ya, Venedik’ten Positano’ya, İtalya’nın en güzel şehirlerinin en güzel görüntüleri sinema tarihinin pek çok önemli filminde arzı endam ettiler. Aşk tadında, lezzetli, pastoral bu filmler pek çok izleyiciye de bir kavşak oldu yönünü İtalya’ya çevirmesi için. Sıcak bir espresso eşliğinde izlemeniz için en sevdiklerimizi derledik.

Toskana Güneşi

35 yaşındaki San Franciscolu yazar Frances Meyes’in mükemmel hayatı eşinden ayrılmasıyla birlikte aniden değişir. Girdiği depresyondan asla çıkamayacağından korkan yakın arkadaşının teşvikiyle bir Toskana turuna katılır. Gittiği kentlerden birine vurulur ve burada bir villa satın alarak yerleşmeye karar verir. Bundan sonra hayatı inanılmaz değişikliklere sahne olacaktır.

Oscar ödüllü oyuncu Diane Lane’in başrolünü oynadığı, Audrey Wells’in yönettiği Toskana Güneşi (Under the Tuscan Sun, 2003) Frances Meyes’in gerçek hayat öyküsüne dayanıyor. Film Toskana’nın büyülü ortamında geçiyor ve bizleri Cortona kasabasına konuk ediyor. Cortona, Floransa şehir merkezine 81 kilometre uzaklıkta bir dağ kasabası. Yol size uzunmuş gibi gelmesin, manzaralar ve yol boyunca eşlik eden çiçek kokuları zamanın nasıl geçtiğini anlamamanıza neden oluyor.

Cortona Etrüskler tarafından kurulmuş, sanatı her köşesinde hissedeceğiniz, bol yokuşlu bir ortaçağ kasabası. İtalyanlar Cortona’ya ‘Toskana’nın minyatürü’ diyor. Küçük, sevimli meydana bakan teras, filmde Frances’in kartpostalları yazdığı yer. Filmin 11’inci dakikasında arkadaşı Frances’e şöyle der: “İnsanların her birinin yaşamında bir kavşağa geldikleri bir zaman olmuştur. Sola veya sağa dönme kararının verileceği bir yer. Korkak davranmanın zamanı değil Frances.”

İtalya birçok kimse için gerçek bir kavşak. Yeni bir hayatın başlama kararının verildiği ‘o yer’. Filmde Cortona dışında, Roma’nın antikacılar bölgesini, Positano sahilini, Arezzo’yu ve Montepulciano’yu da görüyoruz. Ve tabii ki yazarın kendi hikâyesinin başladığı eve vuruluyoruz: Casa Bramasole. ‘Brama’ özlemek, ‘sole’ güneş anlamına geliyor. Bu ev gerçekten büyülü. Ben Frances’in o demir bahçe kapısının önünde durduğu ilk an, bu evi kendi gözlerimle görmeye karar verdim. Uzun bir yolculuğun sonunda nihayet Casa Bramasole’ye vardığımda da kendimi filmin sahnelerinden birinde gibi hissettim. Frances’in dediği gibi üzümlerin mor tadı ağzımda dağıldı, kokuları bile mor geliyordu.

İpucu Cortona’da seramik sanatının en güzel örneklerini bulabilir, lezzetli bir dondurma yiyebilir, tepelerine çıkınca Trasimeno Gölü manzarasıyla karşılaşabilir, Lucca Signorelli’nin resimlerini görebilir, Etrüsk kalıntılarını gezebilirsiniz.

Filmde Katherine’in Dolce Vita filmindeki ünlü sahneyi canlandırdığı çeşmeyi aramayın çünkü çeşme film için özel olarak yerleştirildi, yani dekor.

Frances Mayes’in filme çevrilen romanı Toskana Güneşi, Alkım Yayınevi tarafından Türkçeye de kazandırıldı. Alkım Kitabevi’nden 15 TL’ye satın alabilirsiniz.

Aşk Mektupları

Günlerden bir gün kendimi Verona sokaklarında bir trafik polisine Juliet’in evini sorarken buldum. Evet, Romeo’nun Juliet’i; Shakespeare’e göre Verona’da yaşarmış. Filmlere konu olan İtalya yine bir film için yollara düşürmüştü beni. Verona şehir merkezinde Capello 23 numarada Juliet’in evini bulabilirsiniz. 20’inci yüzyıl başlarında balkon eklenen evin bahçesinde sizi bronz Juliet heykeli bekliyor olacak. Heykelin arkasındaki demir parmaklıklar dilek dilenen, mektuplar yazılıp dualar edilerek kapatılan kilitlerle dolu. Bu küçük bahçede her şey aşk için.

Evi bulmakta zorlanmayacaksınız, kalabalığı takip edin. Dünyanın dört bir tarafından aşklarını ölümsüzleştirmek için bu eve doğru yürüyenlerin peşine düşün. Âşıklar sadece evi ziyaret etmiyor. Juliet’e her yıl yaklaşık 6000 mektup geliyor. Dünyanın dört bir yanında yazılan bu mektuplar, Vanessa Redgrave, Christopher Egan, Amanda Seyfried ve Gael García Bernal’in başrolü paylaştığı Aşk Mektupları’ndaki (Letters to Juliet, 2010) gönüllü organizasyon Club di Giulietta üyeleri tarafından tek tek okunup yanıtlanıyor. Bununla da bitmiyor: Juliet’in sekreterleri, her yıl Sevgililer Günü’nde en etkileyici aşk mektubuna Sevgili Juliet ödülü veriyor.

Filmimiz Veronalı sanat tarihçi Ceil Friedman ile kardeşi Lise Friedman’ın 2006 yılında yazdığı Letters to Juliet kitabından 2010 yılında uyarlanmış. Film boyunca havada aşk kokusu hiç eksilmiyor. Verona ve Toskana’nın en güzel görüntüleri, lavanta kokuları adeta perdeden fırlayıp başınızı döndürüyor. Büyülü aşk hikâyesi, 50 yıl önce çaresizce Juliet’e yazılan ve taş duvarda saklandığı yerden İtalya’ya tatile gelen Sophie tarafından tesadüfen bulunarak Claire’in mektubuyla başlıyor. Verona’da yalnızlığına çare arayan Sophie, Juliet’in sekreterleri, Claire’e yazılan cevap, 50 yıl sonra dahi eskimeyen bir aşk hikâyesi...

Filme evsahipliği yapan Verona, Veneto bölgesinde bulunan, her adımında tarihte yolculuk yapabileceğiniz bir kent. Unesco Dünya Mirası listesindeki dokusu büyük bir özenle korunan kentin taş köprüleri, bezemelerle taçlanan binaları, dar sokakları kadar opera festivallerine sahne olan ünlü arenası Arena Verona da görülmeye değer. Burası ayışığında en güzel görünen İtalyan kentlerinden biri.

İpucu Arena Verona’nın muhteşem atmosferinde bir konser izleyebilir, Juliet’e aşkınızı anlatan bir mektup yazabilir, Erbe Meydanı’nda nefis bir dondurma yiyebilir, Mia Mazzini’de alışveriş yapabilir

Garda Gölü ve çevresini gezebilirsiniz.

Filmde Sophie’nin Claire’e yazdığı bir mektup var. Bu mektup hayatlarımızda neler için geç kaldığımızı sorgulamamızı sağlıyor.

Il Postino

Nobel ödüllü Şilili şair ve yazar Pablo Neruda’nın aşkı dizelere ve satırlara dökerken siyasi hayatta da aktifti ve hatta bu uğurda sürgüne gönderilmeyi göze aldı. 1973 yılında aramızdan ayrılan şairin sürgün günlerinden hayali bir kesiti anlatan Postacı (Il Postino, 1994) İtalya denilince ilk akla gelen filmlerden. Şair ve postacının hikâyesi izlerken duygularınızın farklı renklere büründüğünü de hissedebildiğiniz lirik film, insanda İtalya’ya ilk uçakta yer ayırtma arzusu uyandırıyor.

Michael Radford’un yönettiği filmi anlatmaya başlamadan önce aktör Massimo Troisi’yi saygıyla anmak gerekiyor. Filmin çekimleri için tedavisini erteleyen aktör ne yazık ki film tamamlandıktan birkaç gün sonra hayata gözlerini yumdu.

Neruda sürgün günlerini bu küçük adada geçirirken, babası balıkçı olan Mario balıkçılık yapmak istemediği için iş aramaya başlar. Mario saf duygulara sahip bir adalı, adanın doğası kadar gerçek, duyarlı ve âşık bir genç adam. Her şey Mario’nun şaire her gün mektuplarını götürmek üzere görevlendirildiğinde başlar. Neruda’ya hayranlık besleyen Mario, her gün denizin çağrısı eşliğinde ve harika kekik kokuları arasında adanın toprak yollarından bisikletle geçerek ünlü şaire mektup ve paketlerini ulaştırmakla kalmaz onunla dost da olur. Bu dostluk gün geçtikçe derinleşir ve Mario’nun şiire olan ilgisi de ilerler. Sonunda Mario adada Beatrice’e aşık olur ve Neruda’nın yönlendirmesiyle aşkına kavuşur.

Filmimiz 1950’lerde İtalya’daki küçük bir adada geçiyor. Aeolian Adaları’ndan biri olan Salina Adası, filmin bazı sahnelerine evsahipliği yapıyor. Film gösterime girdikten sonra bu sakin ve küçük ada pek çok ünlünün uğrak yeri haline geldi. Salina yedi küçük ada içerisinde en yeşil ve romantik olanı. Adada 400 farklı bitki türü yetişiyor. Sükunet ve romantizm sevenler, adalara küçük teknelerle ulaşıyor ve araç izni olmadığı için Vespa’larla dolaşabiliyor. İkiz tepelerden oluşan volkanik Salina’nın muhteşem ağaçları ve üzüm bağları, pırıl pırıl deniz manzaraları bir kere görünce kolay kolay unutulamıyor.

İpucu Salina’da küçük ve salaş balıkçılarda adaya özgü balık ve kapari yiyebilir, Pollara’dan güneşin batışını izleyebilir, çakıl taşlı kumsallarda denize girip romantik piknikler yapabilirsiniz.

Filme evsahipliği yapan bir diğer ada Napoli Körfezi’nde bulunan Procida. Procida küçücük bir ada, yürüyerek adanın tamamını kolayca gezebiliyorsunuz.

Filmdeki güzeller güzeli Beatrice, Procida’nın kuzeydoğusunda bir balıkçı köyünde bulunan küçücük bar Bar La Taverna del Postino’da Mario’yla göz göze geliyor. Salina’dan sonra Procida’ya uğrayabilir, Bar La Taverna del Postino’da bir şeyler atıştırıp Postacı’nın çalıştığı küçük ve şirin postaneyi görebilirsiniz.

Roma Tatili

Roma’nın beyazperdedeki yeri, malum. Tarihî dokusuyla merak ettiren, romantizmiyle büyüleyen, sevilen, kaçılan, hayatta en az bir kere görülmesi gereken bir İtalyan. Hele bir de efsaneye inanıp Trevi Çeşmesi’ne dilek parası attarsanız, pek çok kez geri döneceğiniz  bir sığınak.

Başrollerinde Audrey Hepburn ve Gregory Peck’in yer aldığı 1953 tarihli Roma Tatili (Roman Holiday), pek çok açıdan bir sinema klasiği. Audrey Hepburn’ü ‘yıldız’ mertebesine çıkaran film Türkiye’de de 1954 yılında aynı anda birden çok sinemada gösterime girerek hasılat rekorları kırmıştı. Hikâyesini hatırlayalım: Prenses Ann bir Avrupa seyahatine çıkar. Pek çok başkenti ziyaret ettikten sonra Roma’ya gelir. Roma programı o kadar yoğundur ki genç prenses bir gece daha fazla bu protokole ve yoğunluğa dayanamayarak bir sinir krizi geçirir. Doktoru tarafından sakinleştirici iğne yapılan prenses gece misafir edildiği elçilik binasından kaçar. Artık özlemini duyduğu bu harika şehri tek başına keşfedebilecektir. Özgürlüğün tadını çıkartarak şehrin sokaklarında gezen Prenses sakinleştiricinin etkisiyle bir bankta uyuya kalır. İşte macera burada başlar. Sıradan bir genç kız gibi Roma’nın büyülü atmosferine kendini bırakan Prenses, Roma’da görev yapan Amerikalı gazeteci Joe Bradley’yle (Gregory Peck) karşılaşır. Joe Bradley bankta uyuyan Prensesi tanımaz ve yardım etmek istediği genç kızdan kaldığı yerin adresini öğrenemeyen Joe onu kendi pansiyonuna götürmek zorunda kalır. Arkadaşlıkları ilerleyen Ann ve Joe birlikte kenti keşfederken Roma tüm güzelliğiyle onlara eşlik eder. Vespa’nın yükselişine neden olan sahnelerde ikili Vespa’nın üzerinde şehri birbirine katar. Tarihî mekânları ziyaret edip gece nehir üzerindeki teknede dans ederler.

Çekildiği yılların modasını ve zarif kentli ruhunu tam anlamıyla yansıtan filmin Hepburn ve Roma kadar parıldayan bir diğer yıldızı da Salvatore Ferragamo. Sicilya asıllı ünlü ayakkabı sanatçısı, 1950’li yıllarda uzun boylu ve ayak numarası büyük yıldızların ayaklarını küçük ve zarif gösterecek işçilikte ayakkabılar yapmasıyla tanınmıştı. Salvatore’nin kısa topuklu ve zarif ‘Audrey’ modeli bu yıldız için özel tasarlanmış, filmden sonra epey bir popüler olmuştu. Tamamı İtalya’da çekilen ilk ABD filmi olan Roma Tatili, Audrey Hepburn’e En İyi Kadın Oyuncu Oscar’ının yanı sıra BAFTA ve Golden Globe ödüllerini de kazandırdı.

İpucu Roma’da alışverişin tadına vardıktan, pizza ve porcini mantarlı ev makarnasına doyduktan sonra Trevi Çeşmesi’ne dilek parası atabilir, İspanyol Merdivenleri’nde yürüyüş sonrası kısa bir mola verebilir, el yapımı deri hediyeliklerden alabilirsiniz.

Roma’nın bohem eğlence hayatını görmek içinse Trastevere’ye gidin. Pazar günleri burada kurulan antika pazarını ziyaret ederek birbirinden ilginç antika eşyalar edinin.

Roma Tatili filminin bir sahnesindeymişçesine Vespa’nızla şehir keşfetmek istiyorsanız Bici & Baci’den (bicibaci.com) dilediğiniz renkte kiralayabilirsiniz.

BAŞA DÖN